Aslına bakılırsa o el yazması yok mu edildi, saklandı mı, ben de bilmiyorum… Gerçi tersinden bakarsak: yok edilecekse oracıkta yok edilirdi, bunun için benim onu alıp götürmem gerekmezdi…
Leonard’ın sorusunu duyan Klein bir anda ‘klavye dedektifi’ moduna geçti, düşünceli bir tavırla konuştu. “Belki de Welch, Naya ve benim temas ettiğimiz meçhul varlık hem hayatın kurban edilişinden zevk aldı hem de benzerinin tekrarlanmasını istedi. İntihar vakası er geç ortaya çıkacağı için el yazmasını alıp saklamamı sağladı; ikinci defa tadını çıkarmanın hazırlığıydı bu. Yalnız süreçte nasıl bir aksilik çıktıysa, nihayetinde intiharım başarısız oldu.”
Bu, Klein’ın önceki hayatında şeytani kurban merasimlerine dair okuduğu belgelerden, romanlardan, izlediği film ve dizilerden yola çıkarak yürüttüğü akla yatkın bir tahmindi.
Süreçte ne tür bir aksilik çıktığına gelince, bunu gayet iyi biliyordu: Araya kendisi gibi bir ruh göçmeni ‘değişken’i girmişti.
“Güzel bir açıklama ama bence başka bir ihtimal daha var. Welch ile Naya’nın intihar kurbanı, o meçhul varlığın nüzulunu mümkün kılmış olabilir. O el yazması da şerri taşıyan yahut ona gebe kalan bir şeydir. Doğmadan, güçlenmeden önce tarafımızdan fark edilip doğrudan yok edilmesinden korktuğu için onu alıp saklamanı sağlamıştır.” Leonard Mitchell bir başka ihtimali öne sürdü.
Söz buraya geldiğinde gözlerini Klein’ın gözlerine dikti, hafifçe gülümsedi. “Elbette el yazması çoktan yok edilmiş de olabilir. Maksat üzerindekileri gizlemek, şerri hakikaten taşıyan yahut ona gebe kalan asıl nesneyi örtbas etmektir. Böylece intiharının yarım kalması da kâfi bir gerekçeye kavuşur.”
Ne demek istiyor? Benden mi şüpheleniyor? Asıl sahibin bedeninin şerri taşıdığından yahut ona gebe kaldığından mı şüpheleniyor? Yok canım, bu bedenin taşıdığı da gebe kaldığı da bir ruh göçmeni… ‘Gebe kalmak’ lafı da fena sayılmaz hani…
Klein kalakaldı. İçinden laf yetiştirirken bir yandan da kelimelerini tartarak konuştu. “Kendimi savunacak değilim, ne de olsa o döneme ait anılarımı sahiden kaybettim. Yine de gerek Kaptan gerekse Daly Hanım başka bir sorunum olmadığını teyit etti. Şakan hiç komik değil.”
“Ben yalnızca böyle bir ihtimali irdeliyorum. O meçhul varlığın nüzul ederken bir darbe alması ve bu yüzden intiharının yarım kalması ihtimali dışlanamaz. İnanmalıyız ki Tanrıça’nın himayesi her daim üzerimizdedir.” Leonard gülerek konuyu değiştirdi. “Öğleden sonra bir şey bulabildin mi?”
Deminki konuşmanın ve daha önceki hadiselerin ardından Klein, Leonard’a karşı derin bir ihtiyat beslemeye başlamıştı fakat dışarıya hiçbir şey hissettirmeden cevap verdi. “Hayır, yarın öğleden sonra başka bir güzergâh denemeliyim.”
Bölmeyi işaret etti. “Mermilerimi almak için silahhaneye geçmem gerek.”
Atış Kulübü akşam saat dokuza kadar açıktı. Ne de olsa üyelerinin çoğu ancak paydostan sonra vakit bulabiliyordu.
“Ulu Ece seni himaye etsin.” Leonard gülümseyerek eliyle göğsünde kızıl ayı simgeleyen bir daire çizdi.
Klein’ın bölmeden geçişini izleyen, merdivenlerden inen ayak seslerini dinleyen Leonard’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silindi; zümrüt yeşili gözlerinde şüpheden başka bir şey kalmamıştı.
Alçak sesle bir şeyler söyledi, tonunda hafif bir hoşnutsuzluk vardı.
…
Merdivenlerden inen Klein, gaz lambalarının sessizce aydınlattığı koridor boyunca ilerleyip silah, malzeme ve evrak deposuna saptı.
Demir kapı ardına kadar açıktı; kahverengi saçlı kız Rozanne uzun masanın önünde durmuş, gür siyah sakallı, yarım silindir şapkalı orta yaşlı bir adamla bir şeyler konuşuyordu.
“İyi günler… Yok, iyi akşamlar. Burası hep gece yarısı gibi. Klein, İhtiyar Neil’dan duyduğuma göre Aşkın olmuşsun? Neydi adı, Kâhin mi?” Rozanne başını çevirip peş peşe sordu.
Merakını da endişesini de gizlemiyordu.
Klein gülümseyerek başını salladı. “İyi günler, Bayan Rozanne. Burası hep karanlık gerçi ama insana huzur veriyor. Deminki tarifiniz pek isabetli sayılmaz, şöyle demeli: İçtiğim Mertebe iksirinin adı Kâhin.”
“Sonunda yine de Aşkın olmayı seçtin demek…” Rozanne iç çekerek konuştu, bir an sessizliğe gömüldü.
Klein yan taraftaki orta yaşlı adama dönüp nezaketle sordu. “Bu beyefendi kim?”
Gece Şahinleri’nden başka bir ekip üyesi mi, yoksa henüz tanışmadığım diğer iki kalem memurundan biri mi?
Rozanne dudaklarını büzdü. “Bredt, çalışma arkadaşımız. Nöbet sırasını benimle değişmek istiyor. Yarından sonraki geceyi boşaltacakmış. Evliliklerinin on beşinci yıl dönümünü kutlamak için eşiyle birlikte Kuzey Semti Büyük Tiyatrosu’na gidip Kibirli’yi izleyeceklermiş. Ne kadar da romantik bir beyefendi!”
Bredt gülümseyerek elini uzattı. “Bayan Rozanne buradayken hiçbir şeyi tekrarlamak gerekmiyor. Merhaba Klein. Bu kadar çabuk Aşkın olacağını hiç tahmin etmezdim. Bana gelince, heh, belki de hiçbir zaman bu cesareti gösteremeyeceğim.”
“Cahil cesareti herhâlde.” diye kendiyle alay etti Klein, elini uzatıp adamın elini sıktı.
“Bu kötü bir şey değil.” dedi Bredt başını iki yana sallayıp gülümseyerek. “Vaktiyle bir Aşkın vefat etmeden önce bana demişti ki: Sakın o tuhaf ve tehlikeli şeylerin peşine düşme. Ne kadar az bilirsen o kadar uzun yaşarsın.”
O sırada Rozanne lafa girdi. “Klein, sen çok da kafana takma, İhtiyar Neil’dan duyduğuma göre senin Kâhin yardımcı sınıftanmış, epeyce de güvenliymiş, yeter ki meçhul varlıklarla temasa geçmeye kalkma — bu ne biçim kılık böyle? Hiç de beyefendice değil! Sen buraya ne yapmaya geldin?”
“Bugünkü otuz mermimi almaya geldim.” Klein, Rozanne’in önceki sorularını yanıtsız bıraktı.
Nasıl olsa bu kızın meseleyi çabucak unutacağına emindi.
“Tamam.” Rozanne masayı gösterdi. “Bredt, gerisi sende. Anahtarlarla mermilerin nerede olduğunu biliyorsundur. Ah, İhtiyar Neil da ne kadar eli sıkıymış meğer… El değirmeniyle çektiği kahveden bir dirhem bile bırakmamış. Oysa bugün beni kahveye doyuracağına söz vermişti…”
Onun dırdırı sürerken Klein mermilerini teslim aldı.
İkisi birlikte yeraltından ayrıldı, Tuzdiyarı Sokağı’nda yollarını ayırdılar; biri umumî at arabasına binip evin yolunu tuttu, diğeri Atış Kulübü’ne girdi.
Güm! Güm! Güm!
Kabzayı kavramak, kolu kaldırmak, ateş etmek, topu yana savurmak, kovanları boşaltmak, yeni mermileri yerleştirmek… Klein bu silsileyi defalarca tekrarladı. Ateş etmenin hissine alıştı, o hissi belleğine yerleştirdi.
Elbette süreci değerlendirip hatalarını düzeltmek için aralarda birkaç kez dinlendi.
Talim bittikten sonra alanı kullanarak şınav benzeri çeşitli egzersizler yaptı, bedenini güçlendirip dayanıklılığını artırmak için epey ter döktü.
Raysız umumî at arabasıyla eve döndüğünde saat yediye yaklaşmıştı, hava çoktan kararmıştı.
Tam akşam yemeğinin malzemelerini almaya pazara çıkacakken kapı açıldı. Melissa elinde kırtasiye ve kitap dolu çantasıyla dönmüştü.
Bunun yanı sıra epeyce de yiyecek taşıyordu.
“…Bugün eve geç döneceğinizi düşünüp sabah çıkarken parayı sakladığınız yerden bir soli aldım.” Ağabeyinin soru soran bakışlarını gören Melissa, her zamanki ciddiyetiyle açıklama yaptı.
“Madem para aldın, okula neden umumî at arabasıyla gitmedin?” Sabahki konuşmaları hatırlayan Klein sordu.
Melissa hafifçe kaşlarını çattı. “Umumî at arabasına ne diye binecekmişim? Okula gitmek dört peni, gidiş dönüş sekiz peni eder. Sen ve Benson da dâhil edilirse sadece yol parasına günde yirmi dört peni harcamış oluruz, koca bir iki soli demek bu! Bir haftada, hadi pazarı saymayalım, yine de on iki soli eder; neredeyse kira masrafımız kadar!”
Dur dur dur, matematik becerinle gösteriş yapma…
Klein eğlenmiş bir tavırla elini indirip onu susturdu.
Melissa önce duraksadı, ardından ekledi. “Okula yürümek gayet iyi. Öğretmenimiz herkesin sık sık egzersiz yapması gerektiğini söylüyor, üstelik yolda bozuk parçalar da bulabiliyorum.”
Klein hafifçe güldü. “O zaman bir de şöyle hesaplayalım: Umumî at arabası on iki soli, kira on iki soli üç peni. Toplamı ancak bir Sterlin, dört soli, üç peni ediyor. Sırf Benson’ın maaşı bile bunu ödemeye yeter de artar, epey de para kalır. Üstelik o geçen haftanın maaşını aldı… Bana gelince, benim haftalığım bir Sterlin on soli. Her gün et yesek bile havagazı, kömür, odun, baharat masraflarını hesaba katsak, öğle yemeklerinde de biraz tasarruf etsek hâlâ elimizde para kalır; hatta günde sadece bir peniye sabah gazetesi abonesi bile olabiliriz.”
“İki ay sonra avans borcumu kapattığımda sana da Benson’a da yeni kıyafetler almak için para bile biriktirebileceğim.”
“Fakat, fakat beklenmedik durumları da hesaba katmalıyız.” Melissa görüşünde diretti.
Klein gülümseyerek ona baktı. “O hâlde eti biraz azaltırız. Her gün yolda elli, yok, yüz dakika harcamak sence de vakit israfı değil mi? O vakitle daha çok kitap okursun, daha çok kafa yorarsın, notlarını daha çok yükseltirsin.
“Böylece Melissa, sen de mükemmel notlarla mezun olup maaşı dolgun bir iş bulursun; o zaman gelince ne diye dertlenesin ki?”
“…”
Eskiden forumlarda insanlarla girdiği münazaralardaki tecrübesini konuşturarak sonunda Melissa’yı okula umumî at arabasıyla gitmeye ikna etmişti.
Oh, nihayet kızcağızı kafaladım. Yok, kafalamak da ne demek; buna mantıkla ikna etmek denir…
İçinden söylenen Klein, Melissa’nın aldığı yiyecekleri devralıp iç çekerek konuştu. “Yarın sığır, koyun ya da tavuk eti almayı unutma… Karnın doysun, iyi beslen ki zorlu eğitiminin üstesinden gelecek sağlıklı bir bedenin, zehir gibi bir zihnin olsun.”
Söylemesi bile ağzımı sulandırdı…
Melissa dudaklarını büzdü, birkaç saniyelik sessizliğin ardından konuştu. “Peki.”
…
Ertesi sabah Melissa’nın umumî at arabasına bindiğinden emin olduktan sonra sokağın köşesinde ayrıldılar. Klein ile Benson kendi şirketlerinin yolunu tuttu.
Klein büyük kapıdan içeri adımını attığında İhtiyar Neil ile Rozanne danışma tezgâhı başında laflıyordu; ilki başkalarının bakışlarını hiç umursamadan o klasik siyah cübbesini giymişti, ikincisinin üzerinde ise açık sarı, rahat bir elbise vardı.
“Günaydın Bay Neil, Bayan Rozanne.” diyerek şapkasını çıkarıp selam verdi Klein.
İhtiyar Neil ona muzip bir bakış attı. “Günaydın, dün gece duymaman gereken sesler duymadın umarım?”
“Hayır, gayet güzel uyudum.” Klein da bu işe epey şaşırmıştı.
Bunu ancak Firasetinin yetersiz olmasına bağlayabiliyordu…
“Haha, takılma, aslına bakarsan öyle kolay duyulmaz.” İhtiyar Neil bölmeyi işaret etti. “Silahhaneye geç, bugün sabah ‘İlm-i Esrar’ derslerimize devam edeceğiz.”
Klein başını salladı, İhtiyar Neil’ı takip ederek merdivenlerden inip yeraltına, silahhaneye geçti ve dün gece nöbet tutan Bredt’ten vardiyayı devraldı.
“Bugün ne öğreneceğiz?” diye sordu Klein merakla.
İhtiyar Neil uzun uzun hımmladıktan sonra cevap verdi. “Karmaşık, temel bilgiler; fakat ondan önce sana ilginç bir hüner öğreteceğim.”
Bileğine doladığı gümüş zinciri işaret etti; zincirin ucunda saf, beyaz bir kristal sarkıyordu.