Planı kesinleşince Zhou Mingrui bir anda tutunacak bir dal bulmuş gibi oldu; korkusu, kararsızlığı ve huzursuzluğu zihninin bir köşesine büzülüp kalmıştı.
Ancak o zaman, Klein’dan geriye kalan anı kırıntılarını dikkatle incelemeye ruh hâli el verdi.
Zhou Mingrui alışkanlıkla kalkıp gaz lambasının boru vanasını kapattı, lambanın yavaş yavaş kararıp sönmesini izledi, sonra yeniden oturdu. Bir eliyle farkında olmadan altıpatların pirinç topunu okşuyor, öbür eliyle şakağını bastırıyordu. Kızıla boyanmış karanlığın içinde, bir sinema salonundaki en dikkatli seyirci gibi anıları sessizce yeniden seyretti.
Belki de kafasını delip geçen merminin etkisiyle, Klein’ın anıları yere düşüp tuzla buz olmuş bir cam gibiydi. Yalnızca birbirinden kopuk değildi; pek çok yerinde bariz boşluklar vardı. İşçiliği zarif altıpatların nereden geldiği, bunun bir intihar mı yoksa cinayet mi olduğu, not defterindeki ‘Ben dâhil herkes ölecek’ cümlesinin tam olarak ne anlama geldiği, olaydan iki gün evvel tuhaf bir hâdiseye karışıp karışmadığı belirsizdi.
Parçalanıp eksik kalan yalnızca bu anılar değildi; edindiği malumat da aynı hâldeydi. Zhou Mingrui, bu durumdayken Klein üniversiteye geri dönse büyük ihtimalle mezun olamayacağına inanıyordu. Oysa Klein kampüsten ayrılalı daha birkaç gün olmuştu ve kendini bir an bile gevşek bırakmamıştı.
İki gün sonra Tingen Üniversitesi Tarih Bölümü’nün mülakatına katılmam gerekiyor…
Loen Krallığı’ndaki üniversite mezunlarının kendi okullarında kalma gibi bir âdetleri yok… Üstadım bana Tingen Üniversitesi ve Backlund Üniversitesi için birer referans mektubu vermişti…
…
Zhou Mingrui sessizce seyrederken pencerenin dışında Kızıl Ay batıya kaydı, yavaş yavaş alçaldı; sonunda doğuda cılız bir ışık belirdi ve ufuk altına boyandı.
İç odadan bir kıpırtı duyuldu; çok geçmeden ayak sesleri ara kapıya yaklaştı.
“Melissa uyanmış… Her zamanki gibi dakik.” Zhou Mingrui gülümsedi. Klein’ın anılarının etkisiyle Melissa’ya gerçekten öz kız kardeşine bakar gibi bakıyordu.
Fakat benim bir kız kardeşim yok. Anında kendi düşüncesini çürüttü.
Melissa, Benson ve Klein gibi değildi; ilk eğitimini Ebedî Gece Tanrıçası Kilisesi’nin pazar mektebinde almamıştı. O okul çağına geldiğinde Loen Krallığı Temel Eğitim Kanunu’nu çıkarmış, bir İlk ve Ortaöğretim Encümeni kurmuş, eğitime özel bir ödenek ayırarak yatırımı artırmıştı.
Üç yıl geçmeden, pek çok kilise okulu da bünyeye katılarak çok sayıda umumî ilkokul açılmıştı. Bu okullar dinî tarafsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalıyor, Fırtınalar Hâkimi, Ebedî Gece Tanrıçası ve Buhar ve Çarkların İlahı kiliseleri arasındaki çekişmelere karışmıyordu.
Haftalığı tek bir bakır peni olan pazar mekteplerinin yanında, umumî ilkokulların haftalık üç penisi epey pahalı görünüyordu. Ama pazar mektebi haftada yalnızca bir gün, umumî ilkokul ise tam altı gün ders veriyordu; hasılı, hesaba vurulunca neredeyse bedavaydı.
Melissa çoğu kızdan farklı olarak küçüklüğünden beri dişlilere, yaylara, rulmanlara meraklıydı ve bir buhar makinisti olmayı kafasına koymuştu.
Okumamışlığın cezasını bizzat çekmiş, eğitimin ehemmiyetini bilen ağabeyi Benson, Klein’ın üniversiteye gitmesine nasıl arka çıktıysa kız kardeşinin hayaline de öyle destek olmuştu. Ne de olsa Tingen Teknik Okulu yalnızca bir ortaöğretimdi; öncesinde bir idadiye ya da koleje gidip hazırlanmaya gerek yoktu.
Geçen yılın temmuz ayında on beş yaşındaki Melissa giriş sınavını geçmiş, dilediği gibi Tingen Teknik Okulu’nun Buhar ve Çark bölümüne girmişti. Haftalık okul harcı da dokuz peniye çıkmıştı.
Aynı dönemde Benson’ın çalıştığı ithalat-ihracat şirketi Güney Kıta’daki gelişmelerden kötü etkilenmişti. Hem kârı hem iş hacmi büyük ölçüde küçülmüş, çalışanların üçte birinden fazlasını çıkarmak zorunda kalmıştı. İşini kaybetmemek ve evi geçindirmek için Benson çok daha ağır işlere razı olmak zorundaydı; sık sık mesaiye kalıyor ya da koşulları çetin yerlere iş seyahatine gidiyordu. Son birkaç gündür de yine böyle bir yoldaydı.
Klein ağabeyinin yükünü paylaşmayı düşünmemiş değildi. Lakin sıradan bir aileden gelip sıradan bir idadiden üniversiteye girmiş biri olarak, daha ilk günden kendi eksiklerini derinden hissetmişti. Örneğin Kuzey Kıta ülkelerinin tümünün kaynak dili olan Kadim Feysac Dili, soylu ailelerin ve varlıklı kesimin çocuklarının küçük yaşta öğrendiği bir şeydi; Klein ise onunla ilk kez üniversitede tanışmıştı.
Buna benzer daha pek çok şey vardı. Klein bütün gücünü harcamış, çoğu gece geç yatıp sabah erken kalkarak diğerlerine ancak yetişebilmiş, orta bir dereceyle sorunsuzca mezun olmuştu.
Ağabeyi ve kız kardeşine dair anılar zihninde uçuşurken, kapı kolunun dönüp iç odanın kapısının gıcırdayarak açılmasıyla birden kendine geldi; elinde bir altıpatlar tuttuğunu hatırladı.
Ulan bu yarı yasaklı bir alet!
Çoluğun çocuğun aklını alacak şimdi!
Bir de kafamdaki şu koca delik meselesi var tabii!
Melissa’nın çıkmak üzere olduğunu gören Zhou Mingrui, bir eliyle şakağını bastırırken öbürüyle telaşla masanın çekmecesini açtı ve altıpatları içine attı. Silah çekmecenin dibine pat diye çarptı.
“Ne oldu?” Sesi duyan Melissa şaşkınlıkla ona baktı.
Gençliğinin tam baharındaydı. İyi beslenemediği için yüzü zayıf ve biraz solgundu ama teni yine de parlaktı; genç bir kızın tazeliği üzerindeydi.
Kız kardeşinin kahverengi gözlerinin merakla üzerinde dolaştığını görünce Zhou Mingrui zoraki bir sükûnete büründü. Çekmecede eline ilk gelen şeyi aldı, sonra altıpatları gizlemek için çekmeceyi ağır ağır kapattı. Bu arada şakağındaki eli, yaranın çoktan kapandığını söylüyordu.
Çekmeceden aldığı şey, üzeri asma dalı ve yaprak motifleriyle süslü, gümüş renkli bir cep saatiydi. Tepesine hafifçe basınca kapağı açılıverdi.
Saat, üç kardeşin babası olan o Kraliyet Ordusu çavuşunun geride bıraktığı en değerli eşyaydı. Ama ikinci el mal ikinci eldir; son birkaç yıldır ara ara arıza çıkarıyor, saatçiye tamir ettirildikten sonra bile düzelmiyordu. Havası olsun diye onu yanında taşımayı seven Benson birkaç kez mahcup düşünce sonunda saati evde bırakmıştı.
Kabul etmek gerek, Melissa’nın makinelere gerçekten bir yeteneği olabilirdi. Teorik bilgiyi öğrenir öğrenmez teknik okulun aletleriyle bu saati kurcalamaya başlamış, geçenlerde de tamir ettiğini ilan etmişti.
Kapak açılınca Zhou Mingrui saniye ibresinin durduğunu gördü ve farkında olmadan saati kurmak için tepedeki düğmeyi çevirdi.
Ne var ki birkaç tur çevirmesine rağmen yayın gerildiğini gösteren sesi duyamadı; saniye ibresi yerinden kıpırdamıyordu.
“Galiba yine bozulmuş.” Laf olsun diye kız kardeşine baktı.
Melissa ifadesiz bir yüzle ona göz ucuyla baktı, hızlı adımlarla yanına gelip saati elinden kaptı.
Olduğu yerde durup önce tepedeki düğmeyi yukarı çekti; yalnızca birkaç tur çevirdi ve saniye ibresinin tik tak sesi duyulmaya başladı.
O düğmeyi yukarı çekmek normalde saati ayarlamak için değil miydi?
Zhou Mingrui bir an bön bön baktı.
Uzaktaki katedralin çanları tam o an altı kez çaldı; yankısı uzak ve uhreviydi.
Melissa kulak kesilip çanı sonuna kadar dinledi, düğmeyi bir kademe daha yukarı çekti ve birkaç kez çevirerek saati ayarladı. “Şimdi oldu.” Sesinde en ufak bir duygu yoktu. Düğmeyi geri bastırıp saati Zhou Mingrui’ye uzattı.
Zhou Mingrui mahcup ama kibar bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Melissa ağabeyine bir kez daha manalı manalı baktı, sonra dönüp dolaba yürüdü. Diş fırçasını, havlusunu ve diğer eşyalarını alıp kapıdan çıktı; umumî banyoya gidiyordu.
Suratındaki o küçümseme ve bıkkınlık da nereden çıktı şimdi?
Geri zekâlı ağabeyine duyduğu o derin sevgi ve endişenin bir dışavurumu falan mıydı o bakış?
Zhou Mingrui başını sallayıp alçak sesle güldü. Saatin kapağını tak diye kapattı, sonra tık diye yeniden açtı.
Bunu tekrar tekrar yaparken düşünceleri dağıldı ve aklına bir soru takıldı.
Klein susturucu falan kullanmadan intihar etti. Yani, şimdilik intihar diye varsayıyorum. E bu intiharın yeri göğü inletmesi gerekirdi; ama hemen yan odadaki, aramızda sadece incecik bir duvar olan Melissa’nın ruhu bile duymamış.
Kız çok mu ağır uyuyordu? Yoksa Klein’ın şu intihar mevzusunun altında zaten başından beri karanlık bir bit yeniği mi var?
Tık! Kapak açıldı. Tak! Kapak kapandı… Elini yüzünü yıkayıp dönen Melissa, ağabeyinin dalgın dalgın saatin kapağını durmadan açıp kapadığını gördü.
Bakışlarına yine o çaresiz bıkkınlık karıştı ama tatlı bir sesle konuştu. “Klein, kalan bütün ekmekleri çıkar. Bugün tazesini almayı unutma. Et ve bezelye de al. Mülakatın yaklaşıyor. Sana bezelyeli kuzu yahnisi yapacağım.”
Konuşurken köşedeki ocağı öne çekti, kalan korlarla ateşi canlandırıp bir çaydanlık su kaynattı.
Su kaynamak üzereyken dolabın en alt çekmecesini açtı ve bir hazineymiş gibi bir kutu ucuz çay yaprağı çıkardı. Çaydanlığa on kadar yaprak attı; sanki gerçek çay demliyormuş gibiydi.
İkisine birer büyük fincan doldurdu. Melissa ile Zhou Mingrui çayın yanında iki somun çavdar ekmeğini paylaştılar.
İçinde talaş ya da fazla kepek yoktu ama lezzetsizdi. Zhou Mingrui hâlâ kendini halsiz hissediyor ve açlıktan kırılıyordu. İçinden söylene söylene, ekmeği çayla birlikte yutmaya zorladı kendini.
Melissa birkaç dakika içinde yemeğini bitirdi. Sırtının ortasına kadar inen siyah saçlarını düzelttikten sonra Zhou Mingrui’ye baktı. “Taze ekmek almayı unutma. Sadece sekiz libre lazım, o kadar. Hava sıcak, ekmek hemen bozulur. Bir de kuzu etiyle bezelye. Sakın unutma!”
Sahiden de bu mankafa ağabeyine endişeleniyor. Vurgulamak için bir daha tekrar etme gereği duydu resmen…
Zhou Mingrui gülümseyerek başını salladı. “Tamamdır.”
Zhou Mingrui, Klein’ın anılarındaki elle tartılmış ağırlıkları kendi bildikleriyle karşılaştırınca, Loen’deki bir librenin alışık olduğu yarım kiloya tekabül ettiğine karar verdi.
Melissa başka bir şey söylemedi. Kalkıp ortalığı toparladı, son kalan somunu öğle yemeği için paketledi, annelerinden yadigâr kalan eskimiş peçeli şapkasını taktı ve kitaplarıyla kırtasiyesini taşıdığı, kendi diktiği çantayı alıp çıkmaya hazırlandı.
Günlerden pazar değildi, bu yüzden tüm gün dersi vardı.
Apartmandan Tingen Teknik Okulu’na yürüyerek takriben elli dakika sürüyordu. Umumî at arabaları da vardı: kilometresi bir peni, şehir içinde en fazla dört, şehrin dışında altı peni. Ama Melissa para biriktirmek için hep erken çıkıp yürüyerek giderdi.
Kapıyı açar açmaz durdu ve yarı dönerek konuştu. “Klein, Benson pazara kadar gelmeyecek, o yüzden et ve bezelyeyi çok fazla alma. Ha, unutma sadece sekiz libre ekmek lazım.”
“Tamam, anladık.” Zhou Mingrui bıkkın bir edayla yanıtladı.
Bu arada içinden ‘pazar’ kelimesini birkaç kez tekrarladı.
Kuzey Kıta’da da yıl on iki aya taksim ediliyor, bir yıl 365 ya da 366 gün sürüyordu. Hafta da yine yedi gündü.
Aylar astronominin ürünüydü ve bu, Zhou Mingrui’yi burasının paralel bir dünya olup olmadığından şüphelendiriyordu. Yedi günlük hafta ise dinden geliyordu, çünkü Kuzey Kıta’nın meşru ilahları yedi taneydi: Ebedî Yanan Güneş, Fırtınalar Hâkimi, İlim ve Hikmetin İlahı, Ebedî Gece Tanrıçası, Toprak Ana, Cenk Tanrısı ve Buhar ve Çarkların İlahı.
Kız kardeşinin kapıyı kapatıp gidişini izleyen Zhou Mingrui birden iç geçirdi; çok geçmeden aklı Şans artırma ritüeline kaydı.
Kimse kusura bakmasın ama benim acilen kendi evime dönmem lazım…